Kayzer.Net

Monday, February 28, 2005

HAYAT BANA HİÇ BİR ŞEY ÖĞRETMEDİ

Denizden esen soğuk bir rüzgar, içini ürpertmişti. Şalına daha bir sıkı sarıldı. Üşüyen ellerini nefesiyle ısıtmaya çalıştı. Başına doladığı şalın altından çıkan beyaz saç telleri gözüne, ağzına, burnuna yapışıyor, elleriyle onları şalın altına sokmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, zapt rapt altına alamıyordu. " Kestirmeliydim şunları" diye söylendi. "İsyankar bunlar, galiba geçen yıllara meydan okuyorlar; kestirmeliydim, cezalandırmalıydım; ama yapamadım. Neyse boşver" diye mırıldanmayı sürdürdü. Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Acayip bir renk, siyah ile mor arası birşey ortalığa hakim olmuştu. Uzaklarda, evlerin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Sarı, kahverengi yapraklar, hışırtılar çıkararak yerlerde sürünüyor, kimi zamanda daireler çizerek, havada yüzüyorlardı. Şalı başında tutmaya çalışan elinin üzerine bir damla su düştü. Birazdan yağmur başlayacaktı. Ama o, buna aldırmadı. Büzülerek, şalına sıkı sıkı sarılarak, o deniz kıyısında, o tahta bankın üstünde oturmaya devam etti. Uçuşan yapraklar, soğuk soğuk esen rüzgar, yağdı yağacak olan yağmur, hepsi güz mevsimini işaret ediyordu. Güz, bir son mu, yoksa bir başlangıç mıydı? Bunu hep merak etmişti... Tabiat ölüyordu. Sarı yapraklar, kuru dallar, canlılığın yitirildiğinin en güzel delili değil miydi? Kararan gökyüzü, uğuldayarak esen rüzgar, ölümün o bilinmeyen, kasvetli şatosunun kapısını aralamıyor muydu? Az önce eline düşen su damlası, biten bir hayatın ardından dökülen göz yaşları olmuyor muydu? Oysa, çok değil, üç bilemedin dört ay sonra, dallarda ilk tomurcukların açmasıyla birlikte bir şenlik havası ortalığı kaplayacaktı. Kuşlar ötecek, çiçekler açacak, güneş ısıtacak, kara bulutlar ortadan kalkacaktı. Herşey, hayata merhaba diyecek; bu yeni hayatın müjdeli nağmeleri, özgürce, sınırsızca etrafta gezinecekti. O zaman, kimse güzün bir son olduğunu aklına bile getirmeyecek, yeni başlangıcın heyacanı ile coştukça coşacaktı. Peki ya kendi güzü? Kendi güzü için de böyle bir döngü olabilecek miydi acaba? Geçen yıllarının herbiri, birer beyaz tel olmuş saçlarına yapışmıştı. Siliyor, yıkıyor ama onlardan bir türlü kurtulamıyordu. Beyaz tellerin sayısı o kadar çoktu ki... Geçen yıllarının herbiri birer çizgi olup yüzüne kazınmışdı. Ovuyor, sabunluyor ama onlardan bir türlü kurtulamıyordu. Çizgilerin sayısı o kadar çoktu ki... Geçen yıllarının herbiri birer taş olup, yüreğine oturmuştu. Atıyor, atıyor ama onlardan bir türlü kurtulamıyordu. Taşların sayısı o kadar çoktu ki... Tüm canlılar gibi doğmuştu, yaşamıştı ve şimdi de ölecekti. Olay bu kadar basitti işte! Doğmak, yaşamak ve ölmek... Ölmekten sonra yeniden doğmak var mıydı? Bilemiyordu... Kucağına kuru bir yaprak düştü. Onu eline aldı. Bir zamanlar özsuyun içinde dolaştığı odunlaşmış, kavruk kanallarına baktı. Onları, derisi buruşmuş, yaşlılık lekeleri oluşmuş ellerindeki pırtlamış kan damarlarına benzetti. Kenarları kıvrılmış, rengi sararmış bu kuru yaprağın, tıpkı gençliğindeki kendi elleri gibi, bir zamanlar ne kadar canlı, pırıl pırıl ve albenili olduğunu düşündü. Bir ellerine, bir yaprağa baktı iç çekti. "Giden gitti, yaşandı bitti. Geriye, sadece acı gerçekler ve o kahrolası anılar kaldı" dedi. Herşey bir piyes gibiydi. Tek farkı, rolün ne olduğunun önceden bilinmemesi ve yönetmenin tanınmamasıydı. Bu piyeste herkes başrolü oynuyordu. Yönetmen, hiç de adil değildi. Kendi keyfine göre piyesi yönetiyor, bazı oyunculara ayrıcalık tanıyordu. Niçin böyle yaptığını da kimse bilemiyordu. Piyesin sonu ise ta başından beri belliydi. Her oyuncu için aynı son ile "hayatın güzü" ile sonlanıyordu. Doğumdan güze kadar geçen zamanda ise neler yapacağın, sana ve yönetmene bağlıydı. Koşuşturabilir, yan gelip sırt üstü yatabilirdin. Uçurumlarda debelenebilir, tepelere tırmanabilirdin. Çöplüklerde sürünebilir, bahçelerde gezinebilirdin. Yüreğinden kopup gelen seslere kulak verebilir, mağrur eda ile onlara kulaklarını tıkayabilirdin. Ama ne yaparsan yap, son hep aynıydı. İkinci bir su damlası daha damladı elinin üstüne. Rüzgar yine saçındaki beyaz telleri uçuşturdu. Uzaklardan bir yerlerden bildiği bir müzik kulağına çarptı "la vie ne m'apprend rien".... Oturduğu banktan, ağır ağır kalktı; bastonuna tutunarak yürümeye çalıştı. "Evet, evet" dedi, "hayat bana hiçbir şey öğretmedi". Bir an için durdu, kamburlaşan sırtını doğrultarak, uzaklardaki ışıklara kısık gözlerle baktı ve kendi kendine sordu: "Yoksa öğretti mi?"